Hiç kuşkusuz BEN! Basit bir kelime gibi görünüyor. Sadece üç harften oluşan bu minik sözcüğün altında büyük anlamlar, farklılıklar, nice dünyalar yatıyor.
İnsanın özüne yapacağı yolculuğun bir hayli zor olabileceğini düşündüğüm olmuştu; ama bir ömür boyunca, kendi geçmişi ile hesaplaşmanın, geçmişin üzerinde tek tek durmanın o kadar çetin geçebileceğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Çünkü hayatın akışı, abartmaları kişinin başını döndürüyor; Kimlik anlayışının bozulmasına, kendisini bağlı olduğu değerlerin üstünde görmesine ve toplum ruhundan kopmasına neden olabiliyor.
Bu ortamda, kendini ‘yabancı’ ve herkesten ‘üstün’ olarak görmeye başlıyor; övgülerin sadece kendisine yapılmasını istiyor.
Sonuçta nesnel (izafi) benlik ortaya çıkıyor, arkadaşlık ve dostluklar bitiyor.
Ve farkında olmadan insan giderek kendinden öz benliğinden uzaklaşıyor.
Bunları çok yaşadık diyebilirim.
İnsan bunu dışarıdan açık ve net bir şekilde hissedebilir.
Ancak kendisi fark edemiyor. Hoş nasıl olsun ki, gün içinde “gelişen olayların yoğunluğu” ile ister istemez bu çok önemli ayrıntıları gözden kaçırıyor.
Sistemin getirdiği bir koşul var. Şöyle ki; birey devamlı menfi olamaz, eksi üretemez. Eksiler bile zaman içinde mutlak artıyı da getirecektir.
Bu önermeden yola çıkarsak, kendi başına, bireyci ve birimsel olarak yaşayamayacağı için bir yerde geçmişiyle mutlaka hesaplaşma durumuna gelecektir.
Şayet vicdanını emanete vermemiş ise, doğruyu gerçek beni yakalayabilir. Bir şekilde bu hesaplaşmadan, kendini haksız çıkartacak sebepleri bulur. Ancak objektif karar verme yetisine sahip olmadığı için, duygularına bir kılıf uydurmayı, olaylara göre, benliğine değişik kimlikler giydirmeyi çok güzel becerir.
Bu nedenle yapılan bir yığın hata, insanı gerçeğe götürecek yola engel olur.
Şahsen, “öz benliğe” uzanma sevdasında olanların böyle bir konumdan kendilerini kolaylıkla sıyırabileceklerini düşünemiyorum.
Kısaca Backmann’ın dediği gibi hep ‘ben’ diyebilmenin zorluklarını yaşamın her karesinde buluyoruz.
Hiç kuşkusuz BEN! Basit bir kelime gibi görünüyor. Sadece üç harften oluşan bu minik sözcüğün altında büyük anlamlar, farklılıklar, nice dünyalar yatıyor. Kast ettiğim Öz benliktir. Nesne benlikle –izafi benlikle arasındaki fark- kıyas kabul etmez. Özne benlik bir şuurdur, üretir. Yapay olanı kendini bir beden et-kemik yığını gibi kabul eder.
Rasulûllah Efendimizin (s.a.v) bu konuya atfen çok anlamlı bir sözü var.
Hatırlatmak istiyorum;
‘Hz. Âdem suyla çamur halinde karılı iken ‘ben’ nebi’dim’.
Dikkât edin bu sözde; Âdem suyla çamur halinde karılı iken diyor! Hz. Âdem’le ‘ben’ aynı boyutu paylaşıyoruz demiyor. Burada akla gelebilecek bir önemli soru şu: Hz Muhammed, Âdem suyla çamur karılı haldeyken Nebi’di. Peki, Hz Âdem o anda neredeydi?
Evet, Efendimiz ilim/mutlak ben boyutuna işaret ediyordu!
İşte insanın bu ‘ben’ dediği şeyle irtibat kurabilmesi bir şekilde içsel yolculuğu ile ilgili.
Onun amacı, onca olayın, duygu kümelerinin arkasında bulunan ve bizim ‘ben’ diye tabir ettiğimiz et/kemik yığını ile asla bir ilişkisi olmayan bu gerçek ‘ben’e’ ulaşabilmek, onun tanıdığı özgürlük anlayışına dayalı şekilde evrenin sonsuzluğuna kavuşabilmek, ‘zerrede kül’ü, külde zerreyi müşahede edilmek, sistemi benimsemek-okumak’ olmalıdır.
Ne var ki sanıldığı gibi kolay görünmüyor.
Bu çok önemli noktayı bir kalemde silip atarak izafi/yapay bir benliği, gerçek ‘ben’ ile karıştırmak/yaşamak hiç de mantıklı olmuyor.
Zira bu hissedişte hile ve kandırmaca dolu bir oyunun sergilenmesi, uğruna özveride bulunuluyor gibi davranılması doğru değil. O nedenle gerçek ‘ben’ edası ile davrananın belirli sürelerde ‘ben ondan böyle bir hareketi asla beklemiyordum’, ‘bana bunu yapmamalıydı’ gibilerinden isyankâr havalara girmesi, üzgün/mahzun tavırlar takınması sırıtır. Böylesi düşüncelerle yarattığı puta, kendisini kurban etmesi durumuna getirir.
Bu ve benzeri davranışları ortaya koyanların şimdi ‘Ah-ahh’ diye iç geçirdiğini hisseder gibiyim.
Öz bilince-benliğe emin adımlarla koşan, kendine güvenmiş akıl ve bilim sahibi birinin; ‘Onun maksadını önceden anlasaydım şimdi bu hallere düşmezdim!’ demesi ne kadar acı değil mi?