Sevgili dostum, geçen mektubumda yine ruhumdaki fırtınalardan söz etmiş, köyüme, doğduğum topraklara duyduğum hasreti, özlemi dile getirmiştim. Söylemek istediğim çok şey var. Ancak, böyle zamanlarda insan tıkanıp kalıyor, ne söyleyeceğini, söze nasıl başlayacağını bilemiyor. İşte, şimdi de böyle durumlardan birini yaşıyorum.
Editörüm “Yeni yazın nerede” deyip duruyor ama tıkandığımı, elimin kaleme gitmediğini bilmiyor.
İçimdeki fırtına henüz dinmedi, dineceği de yok. Bu yüzden daha önce yazdığım ve köyüme olan özlemimi, yıllar sonra o güzel topraklara ilk adım attığım günü anlattığım yazımı yeniden paylaşmak istedim.
İnanıyorum ki, benim gibi gurbette olan bütün Bingöllüler, bu yazıya imzasını atacaktır. Bakın o günlerde yaşadıklarımı nasıl dile getirmişim:
Yüreğimdeki yangın büyüdü
“Sevgili dostum, uzun süredir sana yazamadım, özür dilerim.
Yazamadığım bu süre içinde yüreğimdeki yangın daha da büyüdü...
Yazmak istedim, yazamadım; anlatmaya çalıştım, ne yazık ki anlatamadım. Bu da bir taş gibi oturdu yüreğime...
Sonunda hasret öylesine dayanılmaz bir hal aldı ki, kalktım gittim yıllar önce terk ettiğim memleketime...
Yol arkadaşımın dediği gibi; “Köyümü böyle göreceğime hiç görmeseydim de o hasret ateşi yakıp kül edeydi beni...”
Bir şairimizin “Viran olmuş bağlarım, baykuşlar ötüyor” dizeleri geldi aklıma, köyümü uzaktan gördüğümde...
Ve ben kendi kendime, “Onun viran olmuş bağlarında baykuşlar ötüyor, ama benim viran olmuş köyümde, memleketimde baykuş bile ötmüyor” deyiverdim...
Taş üstünde taş kalmamıştı. Çocukluğumda çamurları içinde koştuğum yolları insan boyu otlar sarmıştı, bizi karşılayan sadece o otlardan, çiçeklerden bal devşiren arılar olmuştu...
Yüreğimin atışı hızlanmıştı, yanıyordu bağrım ama içimdeki ateşi söndürecek bir damla su bile yoktu köyümde...
Köyümün suları bile çekilmişti
Sanki sular, “İnsanın olmadığı yerde niye çağlayayım” dercesine yollarını değiştirmiş, çağıldayıp geldiği dağların doruklarından, toprağın derinliklerine doğru çekilmişlerdi...
Bir zamanlar dallarından toplayıp ellerimi karartarak yediğim yalçın ceviz ağaçlarına baktım...
Kurumuşlardı...
Hepsi küsmüştü...
Su küsmüştü...
Ceviz, elma, armut ağaçları da küsmüştü...
Binbir meyvenin dallarında sallandığı ağaçlar birer birer küsmüştü ve meyve vermeyi de kesmişti...
Sanki hep bir ağızdan, “Bizleri buralarda yalnız bıraktınız, ölülerinizle baş başa... Yiyecek, derleyecek insan olmayınca meyve verip de ne yapacağız” diyorlardı....
Kimse duymuyordu onların figanını ama benim yüreğim duyuyordu feryatlarını...
Türkü söylemek istedim, söyleyemedim... Çünkü bildiğim bütün türküleri unutmuştum...
O yalnızlıkta, o çaresizlikte söyleyecek söz bile bulamıyordum...
Babam, köyüne defnedilmek istemişti
Sadece, “Affedin... Affedin bizi... Canımızı tatlı bulup sizi yabana bırakıp kaçtığımız için affedin bizi” diyebildim, sessizce, sadece kendim duyabildiğim bir sesle...
Aynı yakarışı, biraz sonra soluk soluğa başucuna koştuğum babama, dedeme, beni canından çok seven amcama, genç yaşta 9 kurşuna kurban giden kuzenime, tüm köylülerime yaptım...
O babam ki, 62 yaşında hayata gözlerini kapamak üzere olduğu sırada, “Beni köyüme defnedin. Evimin, hanemin bütün davarları her gün benim mezarımın üzerinden geçsin” diye vasiyet ederek, memleketine olan özlemini, hasretini dile getirmişti.
Mezarının başında yalvardım babama...
“Affet babacığım” dedim, “Affet beni seni bu yalçın dağların bağrında baban, kardeşin ve yeğeninle yalnız bıraktığım için” diyebildim sadece...
Çünkü daha fazlasını söylememe gözyaşlarım müsaade etmemişti...
O an şükürler ettim...
Çünkü o güne dek gözlerimden bir damla yaş gelmemişti, çocukluğumdan bu yana...
Bir zamanlar çok korkmuştum, Yaradan’ımın ağlamanın güzelliğini benden geri aldı diye...
Neyse ki korktuğuma uğramamıştım...
Türküler döşekte, yüreğim hasta
Şu anda bu satırları kaleme aldığımda sanki duygularıma tercüman olurcasına bir halk müziği sanatçısının yanık sesiyle terennüm ettiği türkünün sözleri yankılandı kulağımda:
“Türküler döşekte, yüreğim hasta
Hekimler çaresiz ilaçlar yasta
Mızraplar çalmıyor, telleri pasta
Türküler ağlıyor Anadolu’da
Türküleri şehit verdik dağlara
Hüzün çökmüş ovalara, bağlara
Haber verin gelip çağlara
Türküler ağlıyor Anadolu’da
Yüreğim yaralı, gözlerim doldu
O dağlar, yaylalar bir hayal oldu
Muhabbet bağının gülleri soldu
Türküler ağlıyor Anadolu’da
Türküleri salıverdik dağlara
Hüzün çökmüş ovalara, bağlara
Haber salın gelip geçen çağlara
Türküler ağlıyor Anadolu’da...”
Şimdi boynu bükük, gözleri yaşlı bir şekilde bekliyor memleketim, bağrına kazma-kürek vuracak, karasabanın demirini saplayacak insanlarını...
Tabii sadece kendisinin duyabildiği yanık türküleri seslendirerek...
Arılarla, toprağın kuytuluklarındaki yılanlar, meydanı boş bulan yaban hayvanlarının ve ıslık çalarak esen rüzgârın oluşturduğu koroyla birlikte...
İnsan sesinin olmadığı, haykırışların, bağırışların içinde bulunmadığı o buruk, yüreği kan ağlayan koroyla...
Ramazan GÜNTAY/ hurriyetport.com
ramazan.guntay@gmail.com